8 Eylül 2016 Perşembe


BİR KADININ YAŞAMINDAN 24 SAAT STEFAN ZWEİG 


Orijinal adı: Vierundzwanzig Stunden Aus Dem Leben Einer Frau
Çeviri: Mahmure Kahraman
Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları
Baskı: 2015
Sayfa: 80
Tür: Roman

Ağustos sonlarında güzel bir gün karşımda Çeşme’nin açık turkuaz biraz mint yeşili denizi. Yanımdaysa bazen bir bazen birkaç kitabım. Tabi bir de alışkanlığım...

Gittiğim her yerden bir anı, birkaç kelime öğrenme hevesi ya da karbon temelli bir canlıya zamanda yolculuğun ayrıcalığını yaşatan kitaplar alma zevki…

Geçireceğim birkaç saate uygun küçük bir kitap gördüm İş Bankası Kültür Yayınları standında. O anda göz bebeklerim büyüdü ve bunu okumazsam başka hiçbir şey yapamayacağım bu hayatta diye düşündüm çünkü bu Zweig’di.

Zweig gerçekçi betimlemelerin ustası. İlk kelimelerden itibaren etrafımı saran bir sahne. Tüm atmosfer bende; kostümler, saçlar bende ya satrancı izleyen heyecanlı seyircilerden biriyim ya Mrs C. tutkulu, hırslı bir kumarbazı güneşli günler için ikna etmeye çalışırken içlerine işleyen yağmur damlaları benim.

STEFAN ZWEİG 

Stefan Zweig 1881 Viyana doğumlu romancı, oyun yazarı, gazeteci, biyografi yazarı. Felsefe eğitimi gördü; İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Latince, Yunanca öğrendi. Dünyayı dolaşıp yerleştiği Salzburg’da en güzel eserlerini yazdı. 1930’larda başarısıyla Nazilerin dikkatini çeken Yahudi kökenli Zweig’in eserleri yakılmaya başladı, ülkesini terk etmek zorunda kaldı. İkinci dünya savaşı çıktığında Rio de Janeiro’ya yerleşti. “Denemeler”de ölüm karşısında özgür olmak isteyen Montaigne’den etkilendi.

Ya da kendileri yüzme bilmedikleri halde boğulan birinin arkasından köprüden atlayan insanların durumuna benzetilebilir belki yaptıklarım…









Avrupa’nın düştüğü durumdan ve kendi dünyasının bir daha var olmayacağı düşüncesinden dolayı intihar etti. Kendi isteğiyle ve bilinçli olarak ayrıldığını, gücünün uzun süren yurtsuzluğu sırasında tükendiğini ve manevi yurdu Avrupa’nın kendini mahvettiğini yazdığı veda mektubunu şu cümlelerle sonlandırmıştır:

“Bütün dostlarımı selamlarım! Umarım uzun gecenin ardından gelecek olan sabah kızıllığını görebilirler! Ben, çok sabırsız olan ben, onların önünden gidiyorum.”

Lirik şiir, trajedi, dram türünde sahne eserleri ve biyografi yazdı. Üç büyük usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski; Maria Antoinette; Stendal; Magellan bunlardan birkaçıdır.

Sigmund Freud ve psikolojiye duyduğu ilgisini yansıtan bir kadının yaşamından 24 saat için Maksim Gorki:“Böylesine derin bir kitap daha okumadım diyebilirim.”demiştir.

Ama dediğim gibi bütün acılar korkaktır. Yaşama duyulan aşırı arzu karşısında acı geriler; bütün yaşama arzusu düşüncelerimizde var olan ölüm arzusundan çok daha güçlü şekilde bedenimizin her zerresinde mevcuttur.

Sakin üslupları, havadan sudan konuları olan pansiyon müşterileri arasında bir akşam hararetli bir tartışma çıkar. Madam Henriette zengin kocasına ve iki küçük kızına bir mektup bırakarak pansiyona yeni gelmesine rağmen sosyal yetisiyle neredeyse birkaç saat içinde herkesin gözdesi olan genç, yakışıklı bir erkekle kaçmıştı.

Tartışmanın nedeni anlatıcının grubun düşüncelerinin aksini savunmasıdır. Anlatıcıya göre bu kaçış masumca hatta olağandır.
Mrs C.’nin -grubun sessiz otoritesi saygın İngiliz üyesinin- bu düşünce dikkatini çeker ve genç adamın tüm samimiyetini, aklından geçenleri öğrenmek için anlatıcıyı soru yağmuruna tutar. Anlatması gereken önemli şeyle kendini suçlamaktan kurtulacaktır.

Yaşlı kadın 67 yıllık yaşamında kendisinden başka kimsenin bilmediği 24 saati düşünmeden tek bir günü tek bir saati geçiremiyordu…

Peki, konu Madam Henriette’nin böylesine bir serüvene nasıl katılabildiği mi yoksa en umulmadık tartışmalardan en gizli sırların bile ortaya çıkabileceği mi?

Bu yeni dünyanın atmosferindeki bulutları birazcık da olsa dağıtabilmekti isteğim.

Mavi saçlı kız iyi okumalar diler…

30 Haziran 2016 Perşembe


Lola ve Komşu Çocuk Stephanie Perkins


Lola ve Komşu Çocuk hayalleri sevmeyi hatırlatıyor. Lola’nın parlak, rengârenk ruhunun terziliğine yansıması da hayallerin gerçek olabileceğini…



Stephanie Perkins

Genç ve yetişkinler için olan kitaplarıyla uluslararası çoksatan bir New York Times yazarıdır. South Carolina da doğmuş, 2004’e kadar North Carolina’da yaşamıştır. Her zaman kitaplarla çalışmış, kitap satıcısı ve kütüphaneci olmuştur. Bugünlerde ise editörlük, kitap yazarlığı yapmaktadır.





Tanıtım Bülteninden

New York Times Çoksatan:
-2012 YALSA En İyi Genç Edebiyatı
-2013 ALA Rainbow Seçkisi
-2012 The Inky Awards Silver Inky Ödülü Adayı
-2011 Goodreads Choice Award En İyi Genç Yetişkin Romanı Adayı

Lola ve Komşu Çocuk, hem tatlı bir aşk hem gerçekçi bir dostluk hem de John Green ve Rainbow Rowell sevenlerin zevkle kucak açacağı bir kendini bulma hikâyesi.

Geçmişinde kalan çocuk, gelecekteki aşkı olabilir mi? Henüz kendini geliştirme aşamasındaki tasarımcı Lola Nolan modaya inanmıyordu... O, kostümlere inanıyordu.

Kıyafet ne kadar parıltılı, eğlenceli ve farklı, yani etkileyiciyse o kadar iyiydi. Ve Lola'nın hayatı, özellikle de seksi rockçı erkek arkadaşı varken mükemmele gayet yakındı. Ta ki Bell ikizleri olarak da bilinen Calliope ve Cricket mahalleye tekrar taşınıp Lola'nın derinlere gömdüğünü düşündüğü acı verici geçmişini gün yüzüne çıkarana kadar.

Kolay şeyleri yapmakla ilgilenmiyorum.
Güzel şeyleri yapmakla ilgileniyorum…


Stephanie Perkins bizim neslimizin Jane Austen'ı. Hikâyeleri kısa sürede unutamayacağınız kadar büyüleyici.
-Tahereh Mafi, Bana Dokunma romanının çoksatan yazarı-

"Büyülü… Âşık olmanın nasıl bir şey olduğunu gerçek anlamda hatırlatıyor."
- Cassandra Clare, New York Times çoksatan yazarı-

"Zekice diyaloglar, taptaze karakterler ve bir sürü yakıcı temas... Sarah Dessen hayranları, aşk ve gerçekliği incelikle birleştiren Stephanie Perkins'i zevkle okuyacaklar."
-Kirkus Reviews-

"Perkins, insanların farklılıklarını kabullenmenin ancak aşk ile mümkün olduğunu son derece iyi bir şekilde gösteriyor."
-Booklist-

"Zekice kurgulanmış diyaloglar ve seksi bir romantizm... Lola'nın fazlasıyla mütevazı espri anlayışı ve Perkins'in, onun gelgitli duygularını yazmaktaki becerisi birleşince ortaya elinizden bırakamayacağınız bir kitap çıkıyor."
--Publishers Weekly-

"Çok modern, çok eğlenceli ve tartışılacak sorularla dolu."
-Romantic Times Book Reviews-


Lola ve Komşu Çocuk hakkında Stephanie Perkins’ten

Lombard Street
Lola Isla Anna üçlemesi şimdilerde birçok kitaplıkta yerini aldı. Yazar, Lola’yı Anna’nın devamı bir karakter olarak görmüyor. Bazı yan karakterlerin olabileceği bu kurgunun sabit karakteriyse Lola.

Perkins, Lola’nın dünyası San Francisco’da bir yıl yaşamış, evlilik teklifini de kitabında yer verdiği dünyanın en çarpık caddesi olan Lombard Street’te almış.


Kurgudaki diğer büyüleyici yerse Redwood Forest…

Tarih kitapları yalanlarla dolu. Savaşı kim kazanıyorsa hikâyeyi o anlatıyor…


Peki kitabı için fikri nereden bulmuş?...

Perkins, Anna’dan önceki yılların berbat yetişkin romanlarıyla dolu olduğunu düşünüyor. Karakterler San Francisco’da yaşarken ortaya çıkmış.

Lola ismi için Run Lola Run filminden esinlenmiş. Bunların yanı sıra artistik patinaj, film, tiyatro, kostüm dizaynı sevgisi okunulduğunda kitabın her kelimesinde göze çarpıyor, buna Lola’nın babaları gibi yazarın annesinin inanılmaz “pie”ler pişirmesi de dahil…

Lola başlarda başarısız bir romanken birçok temanın değiştirilmesiyle yazar kitabın Anna’daki yerini keşfetmiş. İzleyen birçok nedenle bu romanın kalbinde önemli bir yer ettiğini de belirtmeliyim.

Zihnimde yarı anlamlı cümleler dolaşıyordu.
Ama hiçbirini söyleyebilecek kadar takip edemedim…


Daha fazlası için bakabileceğiniz adres


Mavi saçlı kız için Lola ve Komşu Çocuk

Okunması gereken gençlik kitapları olduğunu düşünüyorum. Bu düşüncemi yıllar önce tür seçmeye başladığımda duyduğum, öğrendiğim, bir küçük hayat felsefesi haline getirdiğim şu sözle temellendirebilirim… “Hiçbir kötü kitap yoktur ki bir şey öğretmesin.”

İnsanın elinde tutabileceği müzikler hala çok güzel…


Gençlik kitapları alanında birkaç yıl öncesindeki okumalarımı da göz önüne alırsam Türk Edebiyatı’nda İpek Ongun; Dünya Edebiyatı’ndan da John Green ve J. K. Rowling en çarpıcı isimler arasında.

Lola ve komşu çocuk, hayalleri sevmeyi hatırlatıyor. Lola’nın parlak, rengarenk ruhunun terziliğine yansıması da hayallerin gerçek olabileceğini…


Lola düşünce kalkabilen karakterden. İlk sayfalarda kendini hissettiren reading slump yani bir tür okuyamama problemine karşın okuyuculara sayfaları çevirten onun kendine tutunabilmesi.

Hayatı şansa bırakmak yerine yaptıklarını sağlamlaştıran, bulutlu günleri unutmadan yarınlar için ışık dolan, olgunluk en güçlü noktası olan kız.


Eğer ben yıldızlarsam Cricket Bell koskoca galaksiler eder…




Lola’nın kalbinde bir yerlerde hep sakladığı çocukluk aşkının geri dönüşüyle hayatındaki renkler en canlı haline bürünüyor. Yıllar önce taşınması gereken çocuk Cricket Bell, Lola’yı yanında götüremediği için yıldızları götürmüştü. Dönüşüyle bütün galaksinin ışığı olacak kadar yıldız parladı.

Mavi saçlı kız iyi okumalar diler…


25 Haziran 2016 Cumartesi

CAHİT KÜLEBİ-ATIMIN YELESİ BULUT RENGİNDE
Okuduğum kitap Turgay Fişekçi’nin seçtiği şiirlerden oluştu. Kısa bir biyografiden önce söylemeliyim ki, Külebi’nin şiiri içtenliğin şiiridir. Duru ve uyumlu anlatımıyla dikkat çeker. Bunun yanı sıra mısralarda göze çarpansa doğallık, gerçekliktir.


ALACAKARANLIKTA
….
Sen de yalnızlık saçarsın.
İçmeye korkarsın, efkâr basar.
Ağlayamazsın el âlem var.
Şapkanı bile çıkaramazsın
Saçlarını uçurur rüzgâr...



CAHİT KÜLEBİ

20 Aralık 1917-20 Haziran 1997
“Bir şair konuşulan her şeyin şiirini yazabilir, tabi yazabilirse.”





Tokat’ta doğmuş, Ankara’da vefat etmiştir. Külebi adını babasının aile adı Gullebi'den yararlanarak kullanmaya başlamış, sonradan soyadı olarak tescil ettirmiştir.

Edebiyat öğrenimi görmezse şair olamayacağına inandığı için İstanbul’daki yüksek öğretmen okulu sınavlarına hazırlanır. İlk şiirlerini daha lise öğrencisiyken, Sivas Erkek Lisesi'nin Toplantı adlı dergisinde yayımlamıştır.

Yazım hayatı İstanbul’da devam ederken Gençlik dergisinde Mahmut Cahit ve Nazmi Cahit imzalarıyla şiirler yayımlamış; Yeşeren Otlar adlı kitabıyla Türk Dil Kurumu Edebiyat Ödülü'nü, Yangın adlı kitabıyla da Yeditepe Şiir Ödülü'nü kazanmıştır. Çeşitli illerde köy öğretmenliği yapan Külebi 1956’da Milli Eğitim Bakanlığı’nda başmüfettiş olmuştur.



Senin dudakların pembe
Ellerin beyaz,
Al tut ellerimi bebek
Tut biraz!


Halk şiirinden, türkülerden yararlanarak çağdaş bir şiir
oluşturmuş; yurt, insan ve doğa sevgisini işlemiştir. Şiirlerinde çocukluğunun ve gençlik yıllarının geçtiği yörelerden izlenimlerini yansıtmıştır. 1940 sonrasında başlayan şiirimizin yenileşmesi hareketinde kendine özgü bir yeri vardır.



Paylaşmak istediğim şiirinse gökyüzünü içeren mısraları var…
Ne de olsa umut alabildiğine geniş, umutsuzluksa denizler gibi.


ÇÜRÜYEN OTLAR

Bilinmez hangi şehirde
Yaşarsın aşktan habersiz,
Küçük çakıl taşım, nasıl bulayım!
Kaybolmuşsun bir kocaman nehirde.

Bu kimin çocuğu, der, seni görenler.
Benim çocuğum, diye, sesim gelir uzaktan.
Bunca kötülüğü bağışlatır bakışın
Yanakların kızarır ağlamaktan.

Bir gün sokakta rastlasam, ellerini
Alsam avuçlarıma okşasam.
Sıcaklığını tanır da mısralarımdan
Kız kardeşimsin sanırlar belki.

Sen orada, ben burada
Birbirimizden habersiz
Ayrı yaylalarda yeşeren otlar gibi
Bekleye bekleye çürüyeceğiz.

 Senin oturduğun şehirde
Gökyüzü mavidir benimkinden,
Çiçekler daha taze
Kuşlar bile güzeldir birbirinden.

Şarkılar daha neşeli, daha mahzun
Akşamlar daha garipsi,
Umut alabildiğine geniş,
Umutsuzluksa denizler gibi;

Trenler bile daha sevinçli
Daha kederli gelir gider.
Gençler bütün haşarı
Yaşlılar büsbütün kederlidirler.

Kadınların sütü daha gür, daha ak
Çocukların iştahı yerinde,
Gemiciler bile daha sarhoştur
Doğup büyüdüğün şehirde.

Garibim! Nazlım! Öksüzüm!
Hayal rüzgârlarıyla emzir beni de!
Uzak ya, kokunu duyuyorum
Gül gibi açıldığın şehirde.

Mavi saçlı kız iyi okumalar diler…



13 Mart 2016 Pazar

SODOM VE GOMORE YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU


Yakup Kadri Karaosmanoğlu

Yakup Kadri 27 Mart 1889’da Kahire’de doğdu. Osmanlı Devleti ile yakın ilişki içinde bulunan ailesi 17. Yüzyıl’dan itibaren ayan sıfatı ile tarih sahnesine çıkmış Ege Bölgesi'nin tamamı üzerinde hâkimiyet kurmuştur.

Yakup Kadri, Fevziye Mektebi Iptidaisi, Izmir Idadisi’ni okuduktan sonra Kavalalı İbrahim Paşa’nın Mısır’daki konağına yerleşerek Fransız Okulu'na, İstanbul'a dönünce Mektebi-i Hukuk’a kaydolur.
Fecr-i Ati’ye katılır. Tüberküloz hastalığı için İsviçre’ye gitmeden önce Bektaşi çevresinde yer alır. İkdam gazetesinde köşe yazarlığı yapar. Mardin milletvekili olarak TBMM’ye girer. Burhan Asaf Belge’nin kız kardeşi Leman Hanım’la evlenir. Kadro dergisini çıkarır, elçiliğe atanır.

Anadolu Ajansı yönetim kurulu başkanlığı ve birkaç kişiyle birlikte Türk Dil Kurumu’nun kuruculuğunu yapmıştır. Kurucu meclis üyeliğine getirilmiş, 1961’de memleketi Manisa’dan milletvekili seçilmiştir. 13 Aralık 1974 Ankara’da hayata gözlerini kapamıştır.


SANAT ANLAYIŞI

Fecr-i Âticiler’in “sanat kişiseldir” görüşünü paylaştığı ve “sanat için sanat” yaptığı döneminden sonra Balkan Savaşı ve I. Dünya Savaşı sırasında ülkenin içinde bulunduğu zor koşullar altında sanatın toplumsal işlevine de ağırlık vermeye başladı.

Ziya Gökalp’in etkisiyle Yeni Lisan ve Milli Edebiyat akımını benimsedi. Daha çok romancı yönüyle ön plana çıktı. Eserlerinde güçlü bir gözleme dayanan realizme yer verdi. Türk toplumunun Tanzimat’tan Cumhuriyet’e kadar yaşadığı siyasi ve sosyolojik konuları, dönem çatışmalarını ve birey psikolojisini irdelemeye yöneldi.

Türk edebiyatına tezli roman düşüncesini getirmiştir. Batı edebiyatı özelliklerine sıkı sıkıya bağlı kalmış; Balzac, Flaubert ve Zola’dan etkilenmiştir.

Diğer romanları: Nur Baba, Kiralık Konak, Hüküm Gecesi, Ankara, Yaban, Bir Sürgün, Panorama, Hep O Şarkı.


Sodom ve Gomore

Yakup Kadri, Sodom ve Gomore’yi 1920-1923 yılları İstanbul'unda canlandırmıştır. Milli mücadele yıllarında, İstanbul işgal altındayken İngiliz mandası taraftarı bir zümrenin etrafında şekil bulan olaylarla, toplumun sosyolojik ve ahlaki dokusu işlenmiştir.

Kitap 1927-1928 arasında yazılmış, ilk basımı 1928’de yapılmıştır.


Karakterler

Leyla: Çekici bir görünüme sahip; zeki, İngiliz kültürüne yakın, şuh, keyfine buyruktur.
Captain Gerald Jackson Read: Eski Yunan heykelleri güzelliğine sahip bir İngiliz zabitidir. Etrafı kadınlarla çevrili, züppe ve zengin bir adamdır.
Sami Bey: Leyla'nın babası, İngiliz mandası taraftarı, Düyun-i Umumiye’de memur.
Majör Will: Her tür eğlence mekânında bulunan, kaba görünüşlü, süfli zevkli biridir.
Necdet: Mutaassıp kültür taraftarı, iradesi zayıf, yirmi beşlerindedir. Avrupa’da eğitim görmüştür.
Madam Jimson: Koyu ela gözlü, şuh, levent bir kadın.
Nermin: Hoş, işveli, yeteri kadar zeki, zarif, kibirlidir.
Azize Hanım: Geçici hevesleri olan, havai, zararsız yaratılışlı; Atıf Bey’in karısı olmasına rağmen aşkı dört gözle bekleyen bir kadın.
Captain Marlow: Çapkın, hovarda, kendi cinsi aleyhine Gomorelik tutkuları olan İntelligence Service’de en önemli görevi yapan İngiliz zabiti.


Kitap Özeti

İngiliz zabit Captain Gerald Jackson Read flörtleştiği Türk kızı Leyla’nın evine davetlidir. Çay davetinde bütün işgal kuvvetleri vardır.

Bir köşede Read Lilisi’yle – Leyla’ya böyle hitap etmekte- doya doya sohbet edemeden bir kadın avının ortasında kalır. Bu avcılardan Madam Jimson, Captain Gerald Jackson Read’in İstanbul’daki ilk göz ağrısıdır.

Davet icabı çaydan sonra samimi dostlar yemeğe kalırlar. Leyla’nın dayısının oğlu ve nişanlısı Necdet’in ileri boyuttaki İngiliz düşmanlığı Captain Gerald Jackson Read’in yemeğe katılmasına engel olur.

Leyla, yemekten sonra Captain Gerald Jackson Read ile çirkin, flörtöz bir telefon konuşmasına başlar. Necdet’te Leyla'nın düşmanlarından olan Nermin’in dolduruşuna gelerek daveti terk eder.

Bu gecenin ardından Captain Gerald Jackson Read’in ziyaretine Captain George Marlow gelir.İngiliz zabitlerinin, mektep sıralarından beri en büyük hayali İstanbul’u gidip görmek olmuştur. Captain Marlow, bu dileğin gerçekleşmesi için Oxford’da Şark Dilleri eğitimi almış, onun için İstanbul’da İntelligence Service’nin en önemli görevi kendisine verilmişti.

Necdet, Amerikalı gazeteci Miss Fanny Moore ile tanıştırılmak için Nuriye Hanım’dan bir davet alır. Davete Leyla da katılır ve aralarında kırıcı bir konuşma geçer. Bunu fark eden Leyla özür dilemek için bir mektup gönderir.

Oysaki Necdet’in kırgınlığı Captain Gerald Jackson Read ile yaptığı telefon konuşmasınadır. Leyla kendisini hala sevdiğini Necdet’e kabul ettirir ve barışırlar.

Necdet, tek isteği Anadolu’daki Milli Mücadele hareketine katılmak olan Cemil Kami isminde bir doktor arkadaşıyla yeni açılan Moskovit’e yemeğe gider. Karşılarındaki masada oturan Captain Winter bir galip hakkıyla başlarından feslerini çıkarmalarını ister. İki arkadaşsa bu hakarete seslerini çıkarmaz, sineye çekerler.

Diğer tarafta Leyla, İngilizlere mahsus huyları o kadar ileri götürmüştü ki babası Sami Bey bile bazen onu uyarıyordu.
Leylanın düşmanlarından en acıklısı Nermin’di. Evlerini İngilizler ele geçirmiştir. Bütün dostları tarafından yavaş yavaş unutulup gidiyorlardı.

Bu sıralarda Majör Will bir yalı tutmuş, bunun için açılış töreni düzenleyecektir. Necdet, davet boyunca türlü tiksintilere şahit oldu. Leyla, Captain Gerald Jackson Read’le bahçeye sıvışmıştır. Bütün gece gözlerini Leyla’dan ayırmayan Necdet de onları takip etmiş, Captain Gerald Jackson Read’le kozlarını paylaşmışlardır.

Necdet Captain Gerald Jackson Read’i düelloya davet etme kararını aldı. Leyla buna engel olmak için Captain Jackson Read’e gitti. Captain Gerald Jackson Read zaten kendi mevki ve şahsiyetinde bir adamın bir basamak aşağı inip çekişmesinin mümkün olmadığı söyledi.

Bu olaylar Leyla’da manevi bir uyanışa neden oldu. Leyla Captain Gerald Jackson Read in fiziki tesirlerinden kurtulmuş Necdet’e olan bağlılığını anlamıştır.

Leyla’nın en kuvvetli düşmanı Madam Jimson, Captain Gerald Jackson Read’den ümidi kesmiş; Leyla’nın şerrinden en çok korktuğu Nermin de Amerikalı kızın tuzağına düşmüştü.





Azize Hanımsa Captain Marlow’a sürprizlerle dolu bir davet sunma peşindeydi. Bu sürprizi yapansa yakın zamanda ilişkileri başlayan Azize Hanım’ın eşi Atıf Bey’le ve Captain Marlow oldu.

Captain Gerald Jackson Read de şimdiki padişahın yeğenlerinden biri ve Nail Paşa'nın karısı Şehnaz Sultanla başka bir maceraya atılmıştı.


Adı üstünde bu sadece bir macerayken, memleketinin tadını veren Leyla ona her şey gibi lazımdı. Bunun için Sami Beylere günaşırı yaptığı ziyaretler ve Leyla’yla at gezintileri devam etmiştir.

Bu sıralarda Leyla artık Necdet’le evlenmek istedi. Necdet’se Leyla’yı uygun bulmadığı gibi ortamı da uygun bulmuyordu. Bu kararı başka bir zamana ertelemelerini istediğinde Leyla bunun intikamı için şuh hareketlerde bulunup evlenmelerini imkânsız kılmaya çabaladı.

Necdet tüm bunlardan uzaklaşabilmek için o sıralarda bütün şiddetiyle devam eden Sakarya Harbi’ne katılma hayalini kurdu. Lakin bu hayal o kadar uzun sürdü ki savaş sona ermişti. Düşman kovulmuştu.

Madam Jimson başarılarını göstermek için son aşığı Colonel de Rochepierre şerefine davet verecekti. Bu arada Mösyö Jimso’nun üremiyle karışık beyin kanamasıyla yatağa düştüğü işitildi.

Necdet, istikbal harbi denilen eşsiz destanda kendisine de bir kutsal vazife düşen doktor Cemil Kami ile karşılaşmıştı.
Bu ayın sonuna kadar ülkede her şeyin değişeceği haberi yayılmaya başladı.
Afyonkarahisar geri alınmış, İzmir’e altı günde geçilmişti.

İstanbul Osmanlı saltanatı çökmeye başladığından asırlardır böyle bir zafere şahit olmamış, zaten bu da Osmanlı saltanatına değil Anadolu’dan yeni doğan devlete ait bir zaferdi.
Bir dünyanın başlayışı mı eski dünyanın bittiği mi belli değildi zaten bir kısım sevinç gözyaşları dökerken diğerlerinin yüzleri sapsarı kesilmişti.

İtilaf zabitleriyse harp esirlerine döndüler.
Canlarının mallarının kaygısına düştüler. İstanbul ahlaki iflasa doğru sürüklenirken iktisadi kaynaklarını sömürmüşler, ahlaksız, uygunsuz yollarla pek zengin olmuşlardı.

Hiçbir Türk’ü tanımayıp gerçek Türk yüzü görmediklerini düşünen Marlow İngiliz büyüsünün bozulduğunu artık kaçmak gerektiğini söylüyordu. Captain Gerald Jackson Read in yüzüne bütün dostluk kapıları kapanmıştı.

Necdet asıl işgalin kendi taraflarında olduğunu, düşmanın çamurlu çizmeleriyle kendi yataklarına kadar girdiğini, İstanbul’un diğer tarafında ise sadece sokaklarda dolaştığını farketti.

Mösyö Jimson’nın ölümüyle Madam Jimson şen dul haline geldi ve artık hüviyet vesikasına ihtiyacı vardı. Madam Jimson’a Türk tabiiyetinde olduğu söylenince öfkelendi, Türklük rezaletlerin en büyüğüydü.

Bu dedikoduları Leyla’nın çıkardığını düşündü. Onun monden ilişkilerinden uzaklaşıp yapayalnız kalmasını istiyordu.
Birkaç davet yapıldı, Leyla hiç birine davet edilmedi. Sami Beyle Leyla bu unutulmuşluklarını telafi için ucuza gelecek bir diner ya da suvare planlamaktaydı. Davet boyunca Leyla’nın beklediği asıl davetliler bir türlü gelmedi. Böylece Leyla facia dolu gecenin sonunda sinir harbi geçirmeye başladı.

Leyla’nın geçmek bilmez bu haline uzun bir dinlenme ve yalnızlık kürü tavsiye ediyorlardı. Türkiye’de böyle bir yer olmadığı için Avrupa seyahati pek gerekli görülüyordu. Sami Bey’in para sıkıntısı bu seyahate engel oluyordu. Bu sıkıntıya yetişten kişi Necdet oldu.

Leyla seyahate çıkmış gönderdiği mektuplarla geçirdiği değişim fark ediliyordu. Yalnızca değişen o değildi.

Yunan orduları vaatlerini yerine getiremediğinden beri İngiliz ordusunun yarı yarıya Anadolu taraftarı olduğu gibi İntelligence Service’nin fesat kaynağı Captain Marlow da Türk dostu olmuştu.

Captain Gerald Jackson Read’e bir sıla hasreti gelmiş artık buradan gitmek istiyordu. Nermin’le Miss Fanny Moore hiç kimseye haber vermeden Amerika’ya kaçıp gitmişlerdi. İtilaf devletleri ise zulmün en son derecesine varmışlar bunu alkışlayan soysuzlaşmış Türkler göze çarpıyordu.

Hangi milletten olduğu anlaşılmayan bugünlerde Türk olduğunu ispatlamaya çalışan Madam Jimson da sosyal yaratılış hatasıydı.

Captain Gerald Jackson Read annesine yazdığı mektupta Avrupalı milletlerle boy ölçüşecek dereceye gelen Türklerle iyi geçinme siyasetine başlamaları gerektiğini, diplomasiyi kullanma yolunu seçeceklerini söyledi.

Düşmanın bu azabından en çok keyif alan Necdet oldu. Onların saadetlerinki zulmü onun kadar yakından görmüş bir Türk daha yoktu.

Anadolu ordusu Trakya’ya geçmek için İstanbul’a gelmişti. Milli heyecanların büyük coşkularla İstanbul’da kutlamaları yapılırken Necdet de aşırı milliyetçi olmuştu.

Leyla ise bu yeni hayata uymak için Necdet’le barışmaktan başka çare görmüyordu. Necdet için Leyla artık bir angarya haline gelmiştir.

Sami Bey ise Tanzimat devri alafranga Türklerindendi. Kızı kadar ürkmüştü. Garp devletlerinin bizim kılıcımızla siyasi bozguna uğramasına imkân vermiyordu.

Hükümdar bir gecede kaçmış bir devlet batıp bir devlet yükselirken her yerde saygı gören toz toprak içinde siyah kalpaklı adamlar ortaya çıkmaya başlamıştı.

Yeni devrin efendileri bunlar olacaktı.



Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun “Sodom ve Gomore” adlı eseri hakkında yorumum:


Yakup Kadri, Sodom ve Gomore’yi 1920–1923 yılları İstanbul'unda canlandırmıştır. Bu tarihler 1919–1924 yılları arasında gerçekleşen milli mücadelenin son dönemlerine denk gelmektedir. Bu nedenle dönem yazar tarafından birebir yaşanmış, olaylar sıcağı sıcağınayken kurgulanmıştır.

Milli mücadele yıllarında, İstanbul işgal altındayken İngiliz mandası taraftarı bir zümrenin etrafında şekil bulan olaylarla, toplumun sosyolojik ve ahlaki dokusu işlenmiştir.

Toplumun genelinde görülen sıkıntı ahlaki bozukluktur. Bu yazarın sodomcu ve gomorelik ilişkiler adını verdiği, konu alınan zümrenin kendi cinsi aleyhine yakınlaşmalarıdır.

İngiliz mandası taraftarı Tanzimat devri alafranga Türkleri ve İngiliz zabitleri çevresinde geçen romanda Necdet, Cemil Kami gibi birkaç uyanış figürü bulunmaktadır. Necdet’in içinde zaman zaman uyanan milli mücadeleye katılma isteği, Cemil Kami’nin tek gayesi olmuştur. Bu kişilerin bakış açısıyla işgalin çirkinliği, yapılan davetlerin tiksindiriciliği, karakterlerin mide bulandırıcı yönleri görülmektedir.

Yazarın gölgesi Necdet karakteriyle gösterilmiştir. Bu noktada Necdet hem ülkenin durumunu hem de yazarın milli düşüncelerini yansıtır. İstanbul işgal altındayken bu karakter iradesi zayıf, fark edilmeyen ve sürekli acı çeken bir durumdadır. Ona acı veren Leyla karakterine bir düşkünlüğü vardır. Bu ülkenin başıboş durumunda devamlılığı sağlamak için bir büyük devlete ihtiyacı olması ve ona olan zaafının bir yansımasıdır.

İtilaf zabitleri İstanbul’dan kovulunca, Necdet’in zaafları ortadan kalkmış, sağlam bir karaktere bürünmüştür.

İşgal döneminde Türklüğü rezilliklerin en büyüğü sayan roman karakterleri işgal kaldırılınca İngilizlerin Anadolu’ya daha dostça bakmaları ve Türk kesiminde Türklüğü ispatlama çabalarına kadar varmıştı.

Eser hakkında yazılarım ve daha fazlası için,




Mavi Saçlı Kız iyi okumalar diler...







8 Mart 2016 Salı

REFİK HALİD KARAY SÜRGÜN

Refik Halid Karay

15 Mart 1888'de İstanbul'da doğdu. 18 Temmuz 1965'te İstanbul'da yaşamını yitirdi. Romancı, öykü yazarı ve gazeteci. Galatasaray Sultanisi ve Mektebi Hukuk’ta okudu. Gazeteciliğe başlayıp hiciv yazılarıyla tanınmış, Fecri Ati kurucularındandır.

Kirpi adıyla yazdığı taşlamaları ve siyasal yazıları yüzünden İttihat ve Terakki hükümetince sürgüne gönderildi. 1918'de Ziya Gökalp'in çabalarıyla İstanbul'a döndü.

Robert Kolej'de Türkçe öğretmenliği yaptı. Vakit, Tasvir-i Efkâr ve Zaman gazetelerinde makaleleri yayınlandı. Damat Ferit Paşa'nın dostluğu sayesinde, mütarekeden hemen sonra Hürriyet ve İtilaf Fırkasına katıldı.

1919'da Posta ve Telgraf Umum Müdürü oldu. 1922'de Aydede mizah gazetesini çıkardı. "Köy Edebiyatı”nın öncüleri arasına girdi.



SÜRGÜN BASKI VE CİLT: 2014, İNKILAP KİTABEVİ YAYIN SANAYİ VE TİCARET AŞ

Yüzbaşı emeklisi Hilmi Efendi evde karısı Tevhide ve kızı Seher’i bırakmış, hükümetin başında barış ve Avrupa ile uyuşma meselesi varken on günde vapurla Beyrut’a gelmişti. Daha önce geldiğinde meşrutiyetin üçüncü yılında taburuyla Yemen’e gidiyordu.

Hilmi Efendi Şebinkarahisarlıydı, ellisine basmıştı. Yüzünü görmeyi sevmezdi ve kendisine yabancı bir hali vardı. Sultan Hamit zamanında neferlikten yazıcılığa alınıp yüzbaşılığa kadar ilerlemişti.

Beyrut’a gelince dilinden anlayan birini bulma arayışına girdi, tanıdıklarından Hürriyet ve İtilafçı Çopur Apti’yi buldu. Çopur Apti gösterişi sever, kalıbına sığmaz, çenesi düşük, yapışkan biriydi. Her konuyu particilik bakımından görürdü ve ittihatçıların neler kaybettirdiğinden yakınırdı.

Hilmi Efendi’ye Enderunu Hümayun’da kalmasını söyledi. Burası Daim Bey, Harputlu Nuri Hoca, şair deli Kenan ve kendisinin bekâr odasıydı. Beyrut müftüsü tarafından verilmiş yarı yıkık bir medrese... Bu davetten sonra Hilmi Efendi’ye Beyrut eskisi kadar yabancı gelmedi ve içinde bir ümit doğdu. Medresede yaşayanlar politikacı, her işten kötülük bekleyen insanlardı ve Sevr Antlaşması’nı mumla arayacakları fikrindeydi.

İlk görüşte Hilmi Efendi bunların geçinilir insanlar olmadığını düşünmüştü. Çopur Apti’nin yaptığı ayak satıcılığına işsiz Hilmi Efendi de bir umut başladı ve kazandığı biraz paradan sonra Beyrut’un güzelliğini gördü. Hilmi Efendi’nin başına gelen her şanslı olayda bir uğursuzluğun olması gibi bunda da gazoz şişelerini aldıkları fabrika sahibinin fabrikayı kapatacağı haberini aldılar.

Akşamları süren politika konuşmaları sırasında Daim Bey Yunanlıların tekrar harbe başlayacağı haberlerinin yayıldığını söylerken arada askere laf edip Hilmi Efendi’yi kızdırdı ve Hilmi Efendi çıkan tartışmanın gecesinde Kenan’ın öldüğü haberiyle uyandırıldı. Hilmi Efendi Kenan’la politika kavgası yaptığı için pişman olmuş; Kenan’a acımak yerine kurtulduğunu düşünmüştü.

Son sayfalara kadar bahsedilen Hilmi Efendi’nin ölümü umut olarak görmesi burada da açık bir örneğiyle yer alır. Çopur Apti Kenan’ın ölümünde suçlunun, Hilmi Efendi olduğunu söyleyince gerilen ortamdan uzaklaşmak için Hilmi Efendi medreseden ayrıldı ve kendine yeni bir iş de buldu. Irgat başı Boğos ağanın yanında rençberlik yapıyordu, yaptıkları inşaatın barakasında yatıyordu. Bunun şerefine yakışmadığını düşünmesine rağmen buna katlanmasının nedeni, medresedekilere inat barınma geçinme arzusuydu.

Anadolu’dan Fransız işgal ordusuyla Suriye, Lübnan’a gelen birçok Ermeni’nin mahallesinde yaşayan Boğos ağaya giden Hilmi Efendi bunların Türkçe konuştuğuna şaşırıp sevinmişti.

Hilmi Efendi bir gün burç meydanında Binbaşı Şakir Beyi gördü. Dairede beraber çalışıp silah arkadaşlığı yapmışlardı. Kızını Beyrutlu tüccarla evlendirmiş, Trablusgarp doğumlu olduğu için Lübnanlı olduğunu iddia edip maaş bağlatıp gayet güzel bir hayat yaşamaya başlamışlar.

Enver paşa Şakir Bey’i emekli edince zaten İstanbul işgal altındayken ve Anadolu’da isyan varken orada yaşamayacaklarını karar vermişti. Hilmi Efendi’yi Cebel’deki evine davet etti. Cebel, paralı insanların olduğu refah, saadet ülkesiydi.  İkramlar sohbetlerle geçen sürede Hilmi Efendi’nin durumunu sormuyordu. Oysa onun için yapılacak en büyük ikram bu sorulardı. Bu duruma sinirlenip giden Hilmi Efendi oldu.

Hilmi Efendi’ye tanımadığı Kani isimli birinden para gelmeye başladı. Bir sefer postadan paket aldı ve içinden çıkan giysileri en iyi arkadaşı ve Boğos ağanın damadı Rızkulllah’a hediye etti. Ona Razuk derlerdi. Terziydi, bu sanatı anlatırken hep abartırdı. Tek hayali Antep’e dönmekti bunun içinse hükümetin Avrupa’ya yenilmesi gerekirdi.

Beyrut’a gelene kadar Ermenileri sevmemiş şimdi sırf Türkçe konuşup vatan hasreti çektikleri için hep bunlarlaydı Hilmi Efendi. Gurbette Türklere cana yakın olan millet Anadolu’da şımarıktı diye düşünen Hilmi Efendi milletlerin o dönemki tutumundan bilgi vermişti.

Hilmi Efendi tifoya yakalanıp hastaneye yattı. Boğos ağanın bu bölümde de akıl hocalığı rolünü oynayarak Mustafa Kemal paşanın maddi varlıklarına dokunmadığı Cebel’de çok iyi bir hayatlarının olduğu saraylıları bulmasını söyleyince Hilmi Efendi tesadüftür ki bir kahvede otururken Türkçe konuşan kâtip Müveddet Bey’le ve Şehzade Kerametinle tanıştı.

Kurumsuz, alçakgönüllü, babacan biriydi Şehzade. Abdülmecit torunu ve onların özelliğini taşıyanlar gibi amca sultan Abdülaziz’e karşı iyi şeyler düşünmezdi. Zaten şehzade padişahı, padişahlığı sevmezdi, saraydan çıkarılıp serbest hayat yaşamaya başlamasına memnun olmuştu. Şehzade İngiliz zabiti ile Damat Ferit paşayı çekiştirirken, zabit: “Ferit paşa o idi yok akıl var gugulu.” deyince atıf yapılan hindiden dolayı şehzadenin canının çerkeztavuğu çekmesi bile durumdan bir haber, duyarsız, kendi zevki için yaşayan bir adam olduğunu ortaya koymuştur.

Hilmi Bey bu tanışıklık çok da ilerlemeden şehzadenin köşkünde yaşamaya başladı. Köşkte Hilmi Efendi kalfa Suzudil’e tutuldu, saray terbiyesi almış şehzadeyle birlikte buraya gelmiş olan bir kızdı. Şehzadenin kızlarına çıkan zengin talipler karşısında Hilmi Efendi saraylı kızlara uygun olabilirler mi diye düşünürken şehzade için paralarının olması yeterliydi. Şehzade artık Hilmi Efendi’den para isteyecek duruma gelmişti. Çok da uzun bir süre geçmeden Suzudil’den öğrendiğine göre aile Mısır’a kaçıp alacaklara karşı da köşkte Hilmi Efendi’yi bırakmaya karar vermişti. Ve Hilmi Efendi için ikinci sürgünlük başlıyor kendini yine Boğos ağanın yanında buluyordu...

İki yıl Beyrut’ta yaşayan Hilmi Efendi’nin yolu Boğos ağanın Türk konsolosluğu açıldığı haberini vermesiyle değişir. Af çıkarsa evine dönebileceğini düşündüğü Şam’a gider. Şam, kendilerini boyunduruktan kurtardıklarını sanan Arapların ülkesidir. Şehre gider gitmez yine bir tesadüfle Emniyet müdürü Mehmet İhsan’la –Boşnak İhsan- tanışır.

Sürgüne düşenler birbirini aramalı, yardım etmeli görüşünde olan bu adam, hükümetinkinden iyi olduğunu düşündüğü bir teşkilatın–entellijens servis- başındadır. Hilmi Efendi’nin teşkilata inancını arttırmak için ailesinden haber getirir ve kızının Kani isminde tiyatro kumpanyası aktörüyle yaşadığını söyler. Bu utandırıcı durumda ölmüş olmayı dileyen Hilmi Efendi ani bir kararla teşkilatla birlikte Hindistan’a gider. Burada hastalanır ve kalbinin yorgun olduğu öğrenir.

Hilmi Efendi, bütün amacı geçim zorluğundan ailesini kurtarıp kardeşlerinin haysiyetli bir şekilde evlendirmek için babasından kalan çiftliği kurtarmak için Şam’a gelen Vecihi Paşazade İrfan Bey’le tanıştı. Hilmi Efendi’ye çiftliği alınca yanına gelip bu sefaletten kurtulmasını söyledi.

İrfan çiftlik için Halep’e gidince Türkçe konuşanın çok olduğu, eğlence düşkünü, paralı şehirde bahçelerde ve özel meclislerde toplanan insanlar arasında alkol, uyuşturucu bağımlısı; sahneye çıkan; ahlaksız işler yapan tüm şehrin dikkatini çeken kadın Nevber ve arkadaşları Marika, Roza ile tanıştı.

Halep’e uygun bir hayata kapılıp giden İrfan, yazdığı mektupta Hilmi Efendi’ye buranın sosyal dokusunu, gece hayatını ve bol miktardaki paranın kaynağını anlattı. Cemal paşanın planıyla bir yığın gümüşe denk gelen Osmanlı altını postane avlularına yığılır oradan dağıtılırmış. Dünyanın çoğu yerinde olmayan bu para Halep’te tohuma benzetilecek kadar verimli bir döngünün içindeydi.

İrfan, Nevber’le yakınlığı ilerleyince asıl isminin Seher olduğunu öğrendi. İkisinin de Hilmi Bey’le ilişkisi anlaşıldı. Seher bunun üzerine yaptığı işten ve bulunduğu durumdan utancını anlatınca İrfan hala kurtarılacak durumda olduğunu düşündü aslında durum tersiydi Seher’den kim kurtulursa o kadar iyiydi.

Seher babasının Halep’e geleceğini duyunca bunca ünlü olduğu şehirden tüm izleri silip şehri terketmek için İrfanla anlaştı. Sonra bu konuyu neredeyse unuttu, başka şehre giderse eski sefaletine düşeceğini biliyordu, paraya utançtan fazla değer verdiği için düzenini devam ettirmeyi seçti. İrfan da bunu anlayınca Seher’i sevdiği için duruma göz yumdu ve ondan uzaklaşıp Hilmi Efendi’nin gelişini engelleme çaresini düşündü.

Bu bölümlerde çok sık geçen durumsa Nevber’in İrfan’ı küçük düşürmesi, zor durumda bırakması oldu bu davranışlar nefretinden kaynaklanıyordu. İrfan’ın ahlaklı olması, ailesine bağlılığı ve babasını hatırlatması neredeyse onu tiksindiriyordu.

Şam’da ise Hilmi Efendi Suriye devlet reisinin konağına davet edildi. Reis Halep’e gideceğini öğrenince birlikte gitmeleri kararını aldı böylece Hilmi Efendi’nin sonuna yaklaşıldı... Hilmi Efendi Suzudil geri döner diye Şam’ı terkederken hüzünlendi, Şam’dan ayrılmayı sadece İrfan’la buluşmak için göze almıştı. Onların geleceği günse, İrfan İstanbul’a gitme kararı almıştı.

Hilmi Efendi Halep’e gelince İrfan’ın gittiğini öğrenir ve aklı onda kalır. Yanındakiler ünlü Nevber’in resmini gösterirler ve Hilmi Efendi aklı karışık, gözlüğünü unutmuş, etrafın karanlık olduğu bir anda kızını tanıyamaz ve böylece gerçeği öğrenmek için sadece bir akşam daha beklemelidir...

Bu arada İrfan’ın Nevber yüzünden gittiğini öğrenir ve herkesin dilinde olan bu kadını merak eder. Ona İrfan’ı sormak isterken bahçedeki eğlenceye gidince açık giyimli, uygunsuz dansıyla kantocu kız çıkar ve Hilmi Efendi kızını görür. Zaten zayıf olan kalbi bu duruma dayanamaz. Hilmi Efendi ani, belki de acıklı denilecek bir şekilde ölür, insanların keyfinin bozmamak için de kimseye duyurulmadan götürülür.

Hilmi Efendi Türk paşası sanıldığı için ölümü rapor gerektirir ve Çopur Apti’nin bekçilik yaptığı otopsi dairesine getirilir. Çopur Apti Hilmi Efendi’yi musalla taşında görünce sarsılır ve Hilmi Efendi’nin yüzünde gördüğü, korkudan olan hayret ve telaştır.

Mavi saçlı kız iyi okumalar diler...