13 Mart 2016 Pazar

SODOM VE GOMORE YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU


Yakup Kadri Karaosmanoğlu

Yakup Kadri 27 Mart 1889’da Kahire’de doğdu. Osmanlı Devleti ile yakın ilişki içinde bulunan ailesi 17. Yüzyıl’dan itibaren ayan sıfatı ile tarih sahnesine çıkmış Ege Bölgesi'nin tamamı üzerinde hâkimiyet kurmuştur.

Yakup Kadri, Fevziye Mektebi Iptidaisi, Izmir Idadisi’ni okuduktan sonra Kavalalı İbrahim Paşa’nın Mısır’daki konağına yerleşerek Fransız Okulu'na, İstanbul'a dönünce Mektebi-i Hukuk’a kaydolur.
Fecr-i Ati’ye katılır. Tüberküloz hastalığı için İsviçre’ye gitmeden önce Bektaşi çevresinde yer alır. İkdam gazetesinde köşe yazarlığı yapar. Mardin milletvekili olarak TBMM’ye girer. Burhan Asaf Belge’nin kız kardeşi Leman Hanım’la evlenir. Kadro dergisini çıkarır, elçiliğe atanır.

Anadolu Ajansı yönetim kurulu başkanlığı ve birkaç kişiyle birlikte Türk Dil Kurumu’nun kuruculuğunu yapmıştır. Kurucu meclis üyeliğine getirilmiş, 1961’de memleketi Manisa’dan milletvekili seçilmiştir. 13 Aralık 1974 Ankara’da hayata gözlerini kapamıştır.


SANAT ANLAYIŞI

Fecr-i Âticiler’in “sanat kişiseldir” görüşünü paylaştığı ve “sanat için sanat” yaptığı döneminden sonra Balkan Savaşı ve I. Dünya Savaşı sırasında ülkenin içinde bulunduğu zor koşullar altında sanatın toplumsal işlevine de ağırlık vermeye başladı.

Ziya Gökalp’in etkisiyle Yeni Lisan ve Milli Edebiyat akımını benimsedi. Daha çok romancı yönüyle ön plana çıktı. Eserlerinde güçlü bir gözleme dayanan realizme yer verdi. Türk toplumunun Tanzimat’tan Cumhuriyet’e kadar yaşadığı siyasi ve sosyolojik konuları, dönem çatışmalarını ve birey psikolojisini irdelemeye yöneldi.

Türk edebiyatına tezli roman düşüncesini getirmiştir. Batı edebiyatı özelliklerine sıkı sıkıya bağlı kalmış; Balzac, Flaubert ve Zola’dan etkilenmiştir.

Diğer romanları: Nur Baba, Kiralık Konak, Hüküm Gecesi, Ankara, Yaban, Bir Sürgün, Panorama, Hep O Şarkı.


Sodom ve Gomore

Yakup Kadri, Sodom ve Gomore’yi 1920-1923 yılları İstanbul'unda canlandırmıştır. Milli mücadele yıllarında, İstanbul işgal altındayken İngiliz mandası taraftarı bir zümrenin etrafında şekil bulan olaylarla, toplumun sosyolojik ve ahlaki dokusu işlenmiştir.

Kitap 1927-1928 arasında yazılmış, ilk basımı 1928’de yapılmıştır.


Karakterler

Leyla: Çekici bir görünüme sahip; zeki, İngiliz kültürüne yakın, şuh, keyfine buyruktur.
Captain Gerald Jackson Read: Eski Yunan heykelleri güzelliğine sahip bir İngiliz zabitidir. Etrafı kadınlarla çevrili, züppe ve zengin bir adamdır.
Sami Bey: Leyla'nın babası, İngiliz mandası taraftarı, Düyun-i Umumiye’de memur.
Majör Will: Her tür eğlence mekânında bulunan, kaba görünüşlü, süfli zevkli biridir.
Necdet: Mutaassıp kültür taraftarı, iradesi zayıf, yirmi beşlerindedir. Avrupa’da eğitim görmüştür.
Madam Jimson: Koyu ela gözlü, şuh, levent bir kadın.
Nermin: Hoş, işveli, yeteri kadar zeki, zarif, kibirlidir.
Azize Hanım: Geçici hevesleri olan, havai, zararsız yaratılışlı; Atıf Bey’in karısı olmasına rağmen aşkı dört gözle bekleyen bir kadın.
Captain Marlow: Çapkın, hovarda, kendi cinsi aleyhine Gomorelik tutkuları olan İntelligence Service’de en önemli görevi yapan İngiliz zabiti.


Kitap Özeti

İngiliz zabit Captain Gerald Jackson Read flörtleştiği Türk kızı Leyla’nın evine davetlidir. Çay davetinde bütün işgal kuvvetleri vardır.

Bir köşede Read Lilisi’yle – Leyla’ya böyle hitap etmekte- doya doya sohbet edemeden bir kadın avının ortasında kalır. Bu avcılardan Madam Jimson, Captain Gerald Jackson Read’in İstanbul’daki ilk göz ağrısıdır.

Davet icabı çaydan sonra samimi dostlar yemeğe kalırlar. Leyla’nın dayısının oğlu ve nişanlısı Necdet’in ileri boyuttaki İngiliz düşmanlığı Captain Gerald Jackson Read’in yemeğe katılmasına engel olur.

Leyla, yemekten sonra Captain Gerald Jackson Read ile çirkin, flörtöz bir telefon konuşmasına başlar. Necdet’te Leyla'nın düşmanlarından olan Nermin’in dolduruşuna gelerek daveti terk eder.

Bu gecenin ardından Captain Gerald Jackson Read’in ziyaretine Captain George Marlow gelir.İngiliz zabitlerinin, mektep sıralarından beri en büyük hayali İstanbul’u gidip görmek olmuştur. Captain Marlow, bu dileğin gerçekleşmesi için Oxford’da Şark Dilleri eğitimi almış, onun için İstanbul’da İntelligence Service’nin en önemli görevi kendisine verilmişti.

Necdet, Amerikalı gazeteci Miss Fanny Moore ile tanıştırılmak için Nuriye Hanım’dan bir davet alır. Davete Leyla da katılır ve aralarında kırıcı bir konuşma geçer. Bunu fark eden Leyla özür dilemek için bir mektup gönderir.

Oysaki Necdet’in kırgınlığı Captain Gerald Jackson Read ile yaptığı telefon konuşmasınadır. Leyla kendisini hala sevdiğini Necdet’e kabul ettirir ve barışırlar.

Necdet, tek isteği Anadolu’daki Milli Mücadele hareketine katılmak olan Cemil Kami isminde bir doktor arkadaşıyla yeni açılan Moskovit’e yemeğe gider. Karşılarındaki masada oturan Captain Winter bir galip hakkıyla başlarından feslerini çıkarmalarını ister. İki arkadaşsa bu hakarete seslerini çıkarmaz, sineye çekerler.

Diğer tarafta Leyla, İngilizlere mahsus huyları o kadar ileri götürmüştü ki babası Sami Bey bile bazen onu uyarıyordu.
Leylanın düşmanlarından en acıklısı Nermin’di. Evlerini İngilizler ele geçirmiştir. Bütün dostları tarafından yavaş yavaş unutulup gidiyorlardı.

Bu sıralarda Majör Will bir yalı tutmuş, bunun için açılış töreni düzenleyecektir. Necdet, davet boyunca türlü tiksintilere şahit oldu. Leyla, Captain Gerald Jackson Read’le bahçeye sıvışmıştır. Bütün gece gözlerini Leyla’dan ayırmayan Necdet de onları takip etmiş, Captain Gerald Jackson Read’le kozlarını paylaşmışlardır.

Necdet Captain Gerald Jackson Read’i düelloya davet etme kararını aldı. Leyla buna engel olmak için Captain Jackson Read’e gitti. Captain Gerald Jackson Read zaten kendi mevki ve şahsiyetinde bir adamın bir basamak aşağı inip çekişmesinin mümkün olmadığı söyledi.

Bu olaylar Leyla’da manevi bir uyanışa neden oldu. Leyla Captain Gerald Jackson Read in fiziki tesirlerinden kurtulmuş Necdet’e olan bağlılığını anlamıştır.

Leyla’nın en kuvvetli düşmanı Madam Jimson, Captain Gerald Jackson Read’den ümidi kesmiş; Leyla’nın şerrinden en çok korktuğu Nermin de Amerikalı kızın tuzağına düşmüştü.





Azize Hanımsa Captain Marlow’a sürprizlerle dolu bir davet sunma peşindeydi. Bu sürprizi yapansa yakın zamanda ilişkileri başlayan Azize Hanım’ın eşi Atıf Bey’le ve Captain Marlow oldu.

Captain Gerald Jackson Read de şimdiki padişahın yeğenlerinden biri ve Nail Paşa'nın karısı Şehnaz Sultanla başka bir maceraya atılmıştı.


Adı üstünde bu sadece bir macerayken, memleketinin tadını veren Leyla ona her şey gibi lazımdı. Bunun için Sami Beylere günaşırı yaptığı ziyaretler ve Leyla’yla at gezintileri devam etmiştir.

Bu sıralarda Leyla artık Necdet’le evlenmek istedi. Necdet’se Leyla’yı uygun bulmadığı gibi ortamı da uygun bulmuyordu. Bu kararı başka bir zamana ertelemelerini istediğinde Leyla bunun intikamı için şuh hareketlerde bulunup evlenmelerini imkânsız kılmaya çabaladı.

Necdet tüm bunlardan uzaklaşabilmek için o sıralarda bütün şiddetiyle devam eden Sakarya Harbi’ne katılma hayalini kurdu. Lakin bu hayal o kadar uzun sürdü ki savaş sona ermişti. Düşman kovulmuştu.

Madam Jimson başarılarını göstermek için son aşığı Colonel de Rochepierre şerefine davet verecekti. Bu arada Mösyö Jimso’nun üremiyle karışık beyin kanamasıyla yatağa düştüğü işitildi.

Necdet, istikbal harbi denilen eşsiz destanda kendisine de bir kutsal vazife düşen doktor Cemil Kami ile karşılaşmıştı.
Bu ayın sonuna kadar ülkede her şeyin değişeceği haberi yayılmaya başladı.
Afyonkarahisar geri alınmış, İzmir’e altı günde geçilmişti.

İstanbul Osmanlı saltanatı çökmeye başladığından asırlardır böyle bir zafere şahit olmamış, zaten bu da Osmanlı saltanatına değil Anadolu’dan yeni doğan devlete ait bir zaferdi.
Bir dünyanın başlayışı mı eski dünyanın bittiği mi belli değildi zaten bir kısım sevinç gözyaşları dökerken diğerlerinin yüzleri sapsarı kesilmişti.

İtilaf zabitleriyse harp esirlerine döndüler.
Canlarının mallarının kaygısına düştüler. İstanbul ahlaki iflasa doğru sürüklenirken iktisadi kaynaklarını sömürmüşler, ahlaksız, uygunsuz yollarla pek zengin olmuşlardı.

Hiçbir Türk’ü tanımayıp gerçek Türk yüzü görmediklerini düşünen Marlow İngiliz büyüsünün bozulduğunu artık kaçmak gerektiğini söylüyordu. Captain Gerald Jackson Read in yüzüne bütün dostluk kapıları kapanmıştı.

Necdet asıl işgalin kendi taraflarında olduğunu, düşmanın çamurlu çizmeleriyle kendi yataklarına kadar girdiğini, İstanbul’un diğer tarafında ise sadece sokaklarda dolaştığını farketti.

Mösyö Jimson’nın ölümüyle Madam Jimson şen dul haline geldi ve artık hüviyet vesikasına ihtiyacı vardı. Madam Jimson’a Türk tabiiyetinde olduğu söylenince öfkelendi, Türklük rezaletlerin en büyüğüydü.

Bu dedikoduları Leyla’nın çıkardığını düşündü. Onun monden ilişkilerinden uzaklaşıp yapayalnız kalmasını istiyordu.
Birkaç davet yapıldı, Leyla hiç birine davet edilmedi. Sami Beyle Leyla bu unutulmuşluklarını telafi için ucuza gelecek bir diner ya da suvare planlamaktaydı. Davet boyunca Leyla’nın beklediği asıl davetliler bir türlü gelmedi. Böylece Leyla facia dolu gecenin sonunda sinir harbi geçirmeye başladı.

Leyla’nın geçmek bilmez bu haline uzun bir dinlenme ve yalnızlık kürü tavsiye ediyorlardı. Türkiye’de böyle bir yer olmadığı için Avrupa seyahati pek gerekli görülüyordu. Sami Bey’in para sıkıntısı bu seyahate engel oluyordu. Bu sıkıntıya yetişten kişi Necdet oldu.

Leyla seyahate çıkmış gönderdiği mektuplarla geçirdiği değişim fark ediliyordu. Yalnızca değişen o değildi.

Yunan orduları vaatlerini yerine getiremediğinden beri İngiliz ordusunun yarı yarıya Anadolu taraftarı olduğu gibi İntelligence Service’nin fesat kaynağı Captain Marlow da Türk dostu olmuştu.

Captain Gerald Jackson Read’e bir sıla hasreti gelmiş artık buradan gitmek istiyordu. Nermin’le Miss Fanny Moore hiç kimseye haber vermeden Amerika’ya kaçıp gitmişlerdi. İtilaf devletleri ise zulmün en son derecesine varmışlar bunu alkışlayan soysuzlaşmış Türkler göze çarpıyordu.

Hangi milletten olduğu anlaşılmayan bugünlerde Türk olduğunu ispatlamaya çalışan Madam Jimson da sosyal yaratılış hatasıydı.

Captain Gerald Jackson Read annesine yazdığı mektupta Avrupalı milletlerle boy ölçüşecek dereceye gelen Türklerle iyi geçinme siyasetine başlamaları gerektiğini, diplomasiyi kullanma yolunu seçeceklerini söyledi.

Düşmanın bu azabından en çok keyif alan Necdet oldu. Onların saadetlerinki zulmü onun kadar yakından görmüş bir Türk daha yoktu.

Anadolu ordusu Trakya’ya geçmek için İstanbul’a gelmişti. Milli heyecanların büyük coşkularla İstanbul’da kutlamaları yapılırken Necdet de aşırı milliyetçi olmuştu.

Leyla ise bu yeni hayata uymak için Necdet’le barışmaktan başka çare görmüyordu. Necdet için Leyla artık bir angarya haline gelmiştir.

Sami Bey ise Tanzimat devri alafranga Türklerindendi. Kızı kadar ürkmüştü. Garp devletlerinin bizim kılıcımızla siyasi bozguna uğramasına imkân vermiyordu.

Hükümdar bir gecede kaçmış bir devlet batıp bir devlet yükselirken her yerde saygı gören toz toprak içinde siyah kalpaklı adamlar ortaya çıkmaya başlamıştı.

Yeni devrin efendileri bunlar olacaktı.



Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun “Sodom ve Gomore” adlı eseri hakkında yorumum:


Yakup Kadri, Sodom ve Gomore’yi 1920–1923 yılları İstanbul'unda canlandırmıştır. Bu tarihler 1919–1924 yılları arasında gerçekleşen milli mücadelenin son dönemlerine denk gelmektedir. Bu nedenle dönem yazar tarafından birebir yaşanmış, olaylar sıcağı sıcağınayken kurgulanmıştır.

Milli mücadele yıllarında, İstanbul işgal altındayken İngiliz mandası taraftarı bir zümrenin etrafında şekil bulan olaylarla, toplumun sosyolojik ve ahlaki dokusu işlenmiştir.

Toplumun genelinde görülen sıkıntı ahlaki bozukluktur. Bu yazarın sodomcu ve gomorelik ilişkiler adını verdiği, konu alınan zümrenin kendi cinsi aleyhine yakınlaşmalarıdır.

İngiliz mandası taraftarı Tanzimat devri alafranga Türkleri ve İngiliz zabitleri çevresinde geçen romanda Necdet, Cemil Kami gibi birkaç uyanış figürü bulunmaktadır. Necdet’in içinde zaman zaman uyanan milli mücadeleye katılma isteği, Cemil Kami’nin tek gayesi olmuştur. Bu kişilerin bakış açısıyla işgalin çirkinliği, yapılan davetlerin tiksindiriciliği, karakterlerin mide bulandırıcı yönleri görülmektedir.

Yazarın gölgesi Necdet karakteriyle gösterilmiştir. Bu noktada Necdet hem ülkenin durumunu hem de yazarın milli düşüncelerini yansıtır. İstanbul işgal altındayken bu karakter iradesi zayıf, fark edilmeyen ve sürekli acı çeken bir durumdadır. Ona acı veren Leyla karakterine bir düşkünlüğü vardır. Bu ülkenin başıboş durumunda devamlılığı sağlamak için bir büyük devlete ihtiyacı olması ve ona olan zaafının bir yansımasıdır.

İtilaf zabitleri İstanbul’dan kovulunca, Necdet’in zaafları ortadan kalkmış, sağlam bir karaktere bürünmüştür.

İşgal döneminde Türklüğü rezilliklerin en büyüğü sayan roman karakterleri işgal kaldırılınca İngilizlerin Anadolu’ya daha dostça bakmaları ve Türk kesiminde Türklüğü ispatlama çabalarına kadar varmıştı.

Eser hakkında yazılarım ve daha fazlası için,




Mavi Saçlı Kız iyi okumalar diler...







8 Mart 2016 Salı

REFİK HALİD KARAY SÜRGÜN

Refik Halid Karay

15 Mart 1888'de İstanbul'da doğdu. 18 Temmuz 1965'te İstanbul'da yaşamını yitirdi. Romancı, öykü yazarı ve gazeteci. Galatasaray Sultanisi ve Mektebi Hukuk’ta okudu. Gazeteciliğe başlayıp hiciv yazılarıyla tanınmış, Fecri Ati kurucularındandır.

Kirpi adıyla yazdığı taşlamaları ve siyasal yazıları yüzünden İttihat ve Terakki hükümetince sürgüne gönderildi. 1918'de Ziya Gökalp'in çabalarıyla İstanbul'a döndü.

Robert Kolej'de Türkçe öğretmenliği yaptı. Vakit, Tasvir-i Efkâr ve Zaman gazetelerinde makaleleri yayınlandı. Damat Ferit Paşa'nın dostluğu sayesinde, mütarekeden hemen sonra Hürriyet ve İtilaf Fırkasına katıldı.

1919'da Posta ve Telgraf Umum Müdürü oldu. 1922'de Aydede mizah gazetesini çıkardı. "Köy Edebiyatı”nın öncüleri arasına girdi.



SÜRGÜN BASKI VE CİLT: 2014, İNKILAP KİTABEVİ YAYIN SANAYİ VE TİCARET AŞ

Yüzbaşı emeklisi Hilmi Efendi evde karısı Tevhide ve kızı Seher’i bırakmış, hükümetin başında barış ve Avrupa ile uyuşma meselesi varken on günde vapurla Beyrut’a gelmişti. Daha önce geldiğinde meşrutiyetin üçüncü yılında taburuyla Yemen’e gidiyordu.

Hilmi Efendi Şebinkarahisarlıydı, ellisine basmıştı. Yüzünü görmeyi sevmezdi ve kendisine yabancı bir hali vardı. Sultan Hamit zamanında neferlikten yazıcılığa alınıp yüzbaşılığa kadar ilerlemişti.

Beyrut’a gelince dilinden anlayan birini bulma arayışına girdi, tanıdıklarından Hürriyet ve İtilafçı Çopur Apti’yi buldu. Çopur Apti gösterişi sever, kalıbına sığmaz, çenesi düşük, yapışkan biriydi. Her konuyu particilik bakımından görürdü ve ittihatçıların neler kaybettirdiğinden yakınırdı.

Hilmi Efendi’ye Enderunu Hümayun’da kalmasını söyledi. Burası Daim Bey, Harputlu Nuri Hoca, şair deli Kenan ve kendisinin bekâr odasıydı. Beyrut müftüsü tarafından verilmiş yarı yıkık bir medrese... Bu davetten sonra Hilmi Efendi’ye Beyrut eskisi kadar yabancı gelmedi ve içinde bir ümit doğdu. Medresede yaşayanlar politikacı, her işten kötülük bekleyen insanlardı ve Sevr Antlaşması’nı mumla arayacakları fikrindeydi.

İlk görüşte Hilmi Efendi bunların geçinilir insanlar olmadığını düşünmüştü. Çopur Apti’nin yaptığı ayak satıcılığına işsiz Hilmi Efendi de bir umut başladı ve kazandığı biraz paradan sonra Beyrut’un güzelliğini gördü. Hilmi Efendi’nin başına gelen her şanslı olayda bir uğursuzluğun olması gibi bunda da gazoz şişelerini aldıkları fabrika sahibinin fabrikayı kapatacağı haberini aldılar.

Akşamları süren politika konuşmaları sırasında Daim Bey Yunanlıların tekrar harbe başlayacağı haberlerinin yayıldığını söylerken arada askere laf edip Hilmi Efendi’yi kızdırdı ve Hilmi Efendi çıkan tartışmanın gecesinde Kenan’ın öldüğü haberiyle uyandırıldı. Hilmi Efendi Kenan’la politika kavgası yaptığı için pişman olmuş; Kenan’a acımak yerine kurtulduğunu düşünmüştü.

Son sayfalara kadar bahsedilen Hilmi Efendi’nin ölümü umut olarak görmesi burada da açık bir örneğiyle yer alır. Çopur Apti Kenan’ın ölümünde suçlunun, Hilmi Efendi olduğunu söyleyince gerilen ortamdan uzaklaşmak için Hilmi Efendi medreseden ayrıldı ve kendine yeni bir iş de buldu. Irgat başı Boğos ağanın yanında rençberlik yapıyordu, yaptıkları inşaatın barakasında yatıyordu. Bunun şerefine yakışmadığını düşünmesine rağmen buna katlanmasının nedeni, medresedekilere inat barınma geçinme arzusuydu.

Anadolu’dan Fransız işgal ordusuyla Suriye, Lübnan’a gelen birçok Ermeni’nin mahallesinde yaşayan Boğos ağaya giden Hilmi Efendi bunların Türkçe konuştuğuna şaşırıp sevinmişti.

Hilmi Efendi bir gün burç meydanında Binbaşı Şakir Beyi gördü. Dairede beraber çalışıp silah arkadaşlığı yapmışlardı. Kızını Beyrutlu tüccarla evlendirmiş, Trablusgarp doğumlu olduğu için Lübnanlı olduğunu iddia edip maaş bağlatıp gayet güzel bir hayat yaşamaya başlamışlar.

Enver paşa Şakir Bey’i emekli edince zaten İstanbul işgal altındayken ve Anadolu’da isyan varken orada yaşamayacaklarını karar vermişti. Hilmi Efendi’yi Cebel’deki evine davet etti. Cebel, paralı insanların olduğu refah, saadet ülkesiydi.  İkramlar sohbetlerle geçen sürede Hilmi Efendi’nin durumunu sormuyordu. Oysa onun için yapılacak en büyük ikram bu sorulardı. Bu duruma sinirlenip giden Hilmi Efendi oldu.

Hilmi Efendi’ye tanımadığı Kani isimli birinden para gelmeye başladı. Bir sefer postadan paket aldı ve içinden çıkan giysileri en iyi arkadaşı ve Boğos ağanın damadı Rızkulllah’a hediye etti. Ona Razuk derlerdi. Terziydi, bu sanatı anlatırken hep abartırdı. Tek hayali Antep’e dönmekti bunun içinse hükümetin Avrupa’ya yenilmesi gerekirdi.

Beyrut’a gelene kadar Ermenileri sevmemiş şimdi sırf Türkçe konuşup vatan hasreti çektikleri için hep bunlarlaydı Hilmi Efendi. Gurbette Türklere cana yakın olan millet Anadolu’da şımarıktı diye düşünen Hilmi Efendi milletlerin o dönemki tutumundan bilgi vermişti.

Hilmi Efendi tifoya yakalanıp hastaneye yattı. Boğos ağanın bu bölümde de akıl hocalığı rolünü oynayarak Mustafa Kemal paşanın maddi varlıklarına dokunmadığı Cebel’de çok iyi bir hayatlarının olduğu saraylıları bulmasını söyleyince Hilmi Efendi tesadüftür ki bir kahvede otururken Türkçe konuşan kâtip Müveddet Bey’le ve Şehzade Kerametinle tanıştı.

Kurumsuz, alçakgönüllü, babacan biriydi Şehzade. Abdülmecit torunu ve onların özelliğini taşıyanlar gibi amca sultan Abdülaziz’e karşı iyi şeyler düşünmezdi. Zaten şehzade padişahı, padişahlığı sevmezdi, saraydan çıkarılıp serbest hayat yaşamaya başlamasına memnun olmuştu. Şehzade İngiliz zabiti ile Damat Ferit paşayı çekiştirirken, zabit: “Ferit paşa o idi yok akıl var gugulu.” deyince atıf yapılan hindiden dolayı şehzadenin canının çerkeztavuğu çekmesi bile durumdan bir haber, duyarsız, kendi zevki için yaşayan bir adam olduğunu ortaya koymuştur.

Hilmi Bey bu tanışıklık çok da ilerlemeden şehzadenin köşkünde yaşamaya başladı. Köşkte Hilmi Efendi kalfa Suzudil’e tutuldu, saray terbiyesi almış şehzadeyle birlikte buraya gelmiş olan bir kızdı. Şehzadenin kızlarına çıkan zengin talipler karşısında Hilmi Efendi saraylı kızlara uygun olabilirler mi diye düşünürken şehzade için paralarının olması yeterliydi. Şehzade artık Hilmi Efendi’den para isteyecek duruma gelmişti. Çok da uzun bir süre geçmeden Suzudil’den öğrendiğine göre aile Mısır’a kaçıp alacaklara karşı da köşkte Hilmi Efendi’yi bırakmaya karar vermişti. Ve Hilmi Efendi için ikinci sürgünlük başlıyor kendini yine Boğos ağanın yanında buluyordu...

İki yıl Beyrut’ta yaşayan Hilmi Efendi’nin yolu Boğos ağanın Türk konsolosluğu açıldığı haberini vermesiyle değişir. Af çıkarsa evine dönebileceğini düşündüğü Şam’a gider. Şam, kendilerini boyunduruktan kurtardıklarını sanan Arapların ülkesidir. Şehre gider gitmez yine bir tesadüfle Emniyet müdürü Mehmet İhsan’la –Boşnak İhsan- tanışır.

Sürgüne düşenler birbirini aramalı, yardım etmeli görüşünde olan bu adam, hükümetinkinden iyi olduğunu düşündüğü bir teşkilatın–entellijens servis- başındadır. Hilmi Efendi’nin teşkilata inancını arttırmak için ailesinden haber getirir ve kızının Kani isminde tiyatro kumpanyası aktörüyle yaşadığını söyler. Bu utandırıcı durumda ölmüş olmayı dileyen Hilmi Efendi ani bir kararla teşkilatla birlikte Hindistan’a gider. Burada hastalanır ve kalbinin yorgun olduğu öğrenir.

Hilmi Efendi, bütün amacı geçim zorluğundan ailesini kurtarıp kardeşlerinin haysiyetli bir şekilde evlendirmek için babasından kalan çiftliği kurtarmak için Şam’a gelen Vecihi Paşazade İrfan Bey’le tanıştı. Hilmi Efendi’ye çiftliği alınca yanına gelip bu sefaletten kurtulmasını söyledi.

İrfan çiftlik için Halep’e gidince Türkçe konuşanın çok olduğu, eğlence düşkünü, paralı şehirde bahçelerde ve özel meclislerde toplanan insanlar arasında alkol, uyuşturucu bağımlısı; sahneye çıkan; ahlaksız işler yapan tüm şehrin dikkatini çeken kadın Nevber ve arkadaşları Marika, Roza ile tanıştı.

Halep’e uygun bir hayata kapılıp giden İrfan, yazdığı mektupta Hilmi Efendi’ye buranın sosyal dokusunu, gece hayatını ve bol miktardaki paranın kaynağını anlattı. Cemal paşanın planıyla bir yığın gümüşe denk gelen Osmanlı altını postane avlularına yığılır oradan dağıtılırmış. Dünyanın çoğu yerinde olmayan bu para Halep’te tohuma benzetilecek kadar verimli bir döngünün içindeydi.

İrfan, Nevber’le yakınlığı ilerleyince asıl isminin Seher olduğunu öğrendi. İkisinin de Hilmi Bey’le ilişkisi anlaşıldı. Seher bunun üzerine yaptığı işten ve bulunduğu durumdan utancını anlatınca İrfan hala kurtarılacak durumda olduğunu düşündü aslında durum tersiydi Seher’den kim kurtulursa o kadar iyiydi.

Seher babasının Halep’e geleceğini duyunca bunca ünlü olduğu şehirden tüm izleri silip şehri terketmek için İrfanla anlaştı. Sonra bu konuyu neredeyse unuttu, başka şehre giderse eski sefaletine düşeceğini biliyordu, paraya utançtan fazla değer verdiği için düzenini devam ettirmeyi seçti. İrfan da bunu anlayınca Seher’i sevdiği için duruma göz yumdu ve ondan uzaklaşıp Hilmi Efendi’nin gelişini engelleme çaresini düşündü.

Bu bölümlerde çok sık geçen durumsa Nevber’in İrfan’ı küçük düşürmesi, zor durumda bırakması oldu bu davranışlar nefretinden kaynaklanıyordu. İrfan’ın ahlaklı olması, ailesine bağlılığı ve babasını hatırlatması neredeyse onu tiksindiriyordu.

Şam’da ise Hilmi Efendi Suriye devlet reisinin konağına davet edildi. Reis Halep’e gideceğini öğrenince birlikte gitmeleri kararını aldı böylece Hilmi Efendi’nin sonuna yaklaşıldı... Hilmi Efendi Suzudil geri döner diye Şam’ı terkederken hüzünlendi, Şam’dan ayrılmayı sadece İrfan’la buluşmak için göze almıştı. Onların geleceği günse, İrfan İstanbul’a gitme kararı almıştı.

Hilmi Efendi Halep’e gelince İrfan’ın gittiğini öğrenir ve aklı onda kalır. Yanındakiler ünlü Nevber’in resmini gösterirler ve Hilmi Efendi aklı karışık, gözlüğünü unutmuş, etrafın karanlık olduğu bir anda kızını tanıyamaz ve böylece gerçeği öğrenmek için sadece bir akşam daha beklemelidir...

Bu arada İrfan’ın Nevber yüzünden gittiğini öğrenir ve herkesin dilinde olan bu kadını merak eder. Ona İrfan’ı sormak isterken bahçedeki eğlenceye gidince açık giyimli, uygunsuz dansıyla kantocu kız çıkar ve Hilmi Efendi kızını görür. Zaten zayıf olan kalbi bu duruma dayanamaz. Hilmi Efendi ani, belki de acıklı denilecek bir şekilde ölür, insanların keyfinin bozmamak için de kimseye duyurulmadan götürülür.

Hilmi Efendi Türk paşası sanıldığı için ölümü rapor gerektirir ve Çopur Apti’nin bekçilik yaptığı otopsi dairesine getirilir. Çopur Apti Hilmi Efendi’yi musalla taşında görünce sarsılır ve Hilmi Efendi’nin yüzünde gördüğü, korkudan olan hayret ve telaştır.

Mavi saçlı kız iyi okumalar diler...

3 Mart 2016 Perşembe

J.R.R. TOLKİEN HOBBİT
Hobbit, Tolkien’in üniversitede yazmaya başladığı Yüzüklerin Efendisi’ne giriş niteliğinde hazırladığı çocuk kitabı.
 Benim içinse, saatler boyunca yaptığım kütüphane keşiflerimden birinin sonucu. Günün en sıkışık zamanlarını, minicik 5 dakikalarını bile değerlendirmemle birazcık sayfa çevirebildim.

 Akıcı diliyle, Took geni ağır basıp maceraya atılan Bay Baggins’le derin bir nefes alıp dinlendirici anlar yaşamak güzel.

 Asla görmediği veya yapmadığı pek çok şeyi okuyan Bilbo… Hadi bu küçük hobbitle Doğu’ya Dumanlı Dağlar’ın çok ötesine gidelim.

Mavi saçlı kız iyi okumalar diler!

1 Mart 2016 Salı

NİL KARAİBRAHİMGİL KELEBEĞİN HAYAT SIRLARI

Kelebeğin hayat sırları.

 En son alınan kitaptan başlamak en sevdiğim alışkanlıklardan biri. Dolu dolu günlerin içinde yavaşlayıp ufak tavsiyeleri dinleyebilmek önemli. Öyleyse söylenebilecek tek şey kaldı...

Korkmaktan korkma. Ödün bile kopsun. Sonra kapa gözünü bas karanlığa!!



Mavi saçlı kız iyi okumalar diler.